Kendimize “insan” derken dile kolaydır söylemesi ancak altını doldurmakta aynı maharete sahip değiliz… Nedir “insan” olmak? Nasıl insan olunur? İnsan nedir?

Bizleri köklerimizden kopardılar, bağlarımızı kopardılar, birleştirmemiz gerekeni ayırdık…
Neyi birleştirecektik? Nasıl birleştirecektik?

Daha önce Akıl ve Zeka ile ilgili iki yazı ( 1nci2nci ) yazmış ve insanın varlığını, evrendeki diğer varlıklara göre konumlandırmıştım. Bu yazımda “insanı” konumlandırmayı, bazı benzetmeler ve çağrışımlarla devam ettirmek istedim.

Öncelikle kullandığım (kullanacağım) bazı kavramlara kısaca değinmem gerekiyor.
İNSAN; derken bedensel bir olgudan değil “algılama mekanizmasının” işletildiği soyut kimlikten bahsediyorum.
AKIL; derken “insan” olmayı sağlayan, ruh ve beyinden gelen verileri sentezleme yetisinden bahsediyorum.
BEDEN;
derken bu evrenin şartlarına uygun, insanın taşıyıcısı olan somut olgudan bahsediyorum.
BEYİN; derken dışarıdan alınan verilerle beslenen, dışarısını “tek gerçeklik” olarak algılayan ve bunda ısrarcı olan (haliyle yanılabilen / yanıltabilen [kuruntu, umutsuzluk gibi])  olgudan bahsediyorum. (Ses tonu konuşma-bağırma arasıdır.)
RUH; derken beynin tam tersinden, yani dışarının tek gerçeklik olmadığını, dışarıdan alınan verilerin kendisinden gelen verilerle birlikte değerlendirilip düşünce oluşturulmasını sağlayan olgudan bahsediyorum. (Ses tonu fısıltı şeklindedir.)

AKILSIZLIK

İnsan, ruh-akıl-beyin üçlüsünün ilişkisine göre kazanılan bir sıfattır. Beyin, beden aracılığıyla elde edilen verileri tek gerçeklik olarak kabullenme eğilimindedir. Sürekli olarak dışarıya ait verileri işleyip şekillendirerek, yüksek sesle konuştuğundan kişi yalnızca “beyin yaşamı” içerisinde sıkışıp kalabilir. Bu durum “akılsızlık” halidir. Stress, kuruntu, umutsuzluk, kaygılar, hırslar ve ego “yalnızca beyinsel” yaşayanlarda görülen tipik özelliklerdir.

AKILLILIK (İNSAN OLMAK)

Beyin, dışarıyı tek gerçeklik olarak algıladığından tüm üretimide yine dışarıya yöneliktir. Bu eğilimi, beynin çoğu zaman mantıktan uzaklaşmasına neden olur. Dışsal veriler üzerinde tarafsız ve/veya adaletli bir yargılama süreci uygulanırsa sonuç her zaman beynin isteği gibi olmayabilir. Bu nedenle beyin bu sürece ilgi duymaz. Bu sürece ilgi duyan ruhtur. (kimi zaman sağ duyu, kimi zaman vicdan, kimi zaman adalet, kimi zaman ebjektiflik dediğimiz bütünlük)

Beyinden gelen yüksek sesli verilerin yanı sıra ruhtan fısıltı düzeyinde gelen verilerle birlikte bir düşünce üretmek aklın işletilmesi yani insan olmak demektir.

Ruh fısıldar, beyin bağırır. Beynin gürültüsünde ruhun sesini duymak, diskoda fısıltıyı duymak gibidir.

Farabi’nin mantığı dil ile açıklama uğraşlarını okuduktan sonra üzerinde düşündüğüm bir olgu var.
Mantığın kurulması aynen bir dilde bir cümle kurulması gibidir.
Zaten oluşan mantığın dışa vurumuna “natık” (söylev) deriz. Bir söylev (cümle) bazı öğelerden oluşur. Ancak bir cümle olabilmesi için olmazsa olmaz yegane unsur “YÜKLEM“dir. (Eylem)

YÜKLEM olmadan bir cümle oluşamaz.

“Ahmet masanın üzerindeki kırmızı kalemi”

Yüklem olmadan sözcükler bir bütünlük, bir anlam ifade etmezler. Ancak bir yüklem olduğunda türlü anlamlar ifade edebilirler.

“Ahmet masanın üzerindeki kırmızı kalemi düşürdü.
“Ahmet masanın üzerindeki kırmızı kalemi aldı.”
“Ahmet masanın üzerindeki kırmızı kalemi itti.”
“Ahmet masanın üzerindeki kırmızı kalemi yuvarladı.”
“Ahmet masanın üzerindeki kırmızı kalemi kaldırdı.”
“Ahmet masanın üzerindeki kırmızı kalemi kesti.”
“Ahmet masanın üzerindeki kırmızı kalemi fırlattı.”
“Ahmet masanın üzerindeki kırmızı kalemi sevdi.”

Mantık, aklın işletilerek bir cümle kurulmasıdır. Bu cümlede yüklem, özne, tümleç gibi öğeler olacaktır. Ancak bu öğelerin kaynakları iki tanedir.

1- YÜKLEMİN KAYNAĞI -> RUH
2- DİĞERLERİNİN KAYNAĞI -> BEYİN

Özne, nesne, tümleç, yerlik, sıfat vb kavramların kaynağı beyindir yani “DIŞARISIDIR”…
Yüklemin ise dışarı ile hiç bir bağlantısı yoktur.
Yukarıdaki cümleyi ele alalım.
Ahmet, masa, kırmızı kalem olgularını dışarıda “somut” olarak gözlemleyebilirsiniz, ancak “sevdi, düşürdü, aldı” gibi yüklemleri “somut” olarak gözleyemezsiniz.

EYLEMLER SOYUTTUR.
Çoğu zaman düştüğümüz yanılgıdır eylemlerin somut olduğu yargısı… Oysa hiç bir eylem somut değildir, soyuttur. Eylem dışarıya ait bir kavram değil içeriye yani RUH’a ait bir kavramdır.

RUHUN SESİNİ DUYMAK!

Peki, ruhun sesi nasıl duyulabilir? Ruhun sesini duyabilmenin yolu beynin sesini kısabilmekle ilgili DEĞİLDİR. Genelde çözüm beynin sesini kısmak olarak YANLIŞ OLARAK verilir. Mantık (cümle) kurulurken yardımcı öğeleri (özne, tümleç vb) kullanmamak cümlede “belirsizliğe” yol açar. Yukarıdaki cümlelerden “Ahmet masanın üzerindeki kırmızı kalemi” yardımcı öğelerini çıkardığınızda “yuvarladı, kaldırdı, kesti, fıtlattı, sevdi” eylemleri bir belirsizliğe sürüklenecektir.

Neyi yuvarladı, kaldırdı, kesti, fıtlattı, sevdi? (“Neyi” sorusunun temeli böylelikle ortaya çıkmış oluyor. ÖĞESİZLİK)

Cümlenin belirgin anlamlı olabilmesi için yardımcı öğelerede yer verilmelidir. Yani beynin sesini kısmak belirsizliğe yol açacağından yanlış bir yöntemdir. Sufilerin, yogilerin, keşişlerin, rahiplerin, dervişlerin ‘dışarıdan kopma’ dedikleri yöntem aynı temele dayanır ve belirsizliğe yol açar.

Peki, çözüm nedir? Aslında çözüm oldukça basit. Beynin bir veriyi değiştirip değiştirmediğini bilmek yeterlidir. Beyin, bedenin algıladığı verileri kullandığına göre o veriler üzerinde değişim yapıp yapmadığını bilmek ve kontrolü beyinden almak yeterli olacaktır.

Bu durumda yeni bir soru daha çıkıyor karşımıza, beynin veriler üzerinde bir değişim yapıp yapmadığını nasıl bileceğiz?
İşte bütün bu yazının amacı bu cümleye varabilmekti. :-)

Beynin veriler üzerinde değişiklik yapıp yapmadığını bilmenin tek yolu “BEDENİN NE DEDİĞİNİ BİLMEKTİR” yani bedenle konuşmaktır. Evet, bedeniniz sizinle konuşur hem de hiç durmadan ve sürekli… Aynen ruh gibi… Ancak beyin, ruhun olduğu gibi bedenin sesinide bastırıp “TEK EGEMEN” olma arzusundadır. Beyin o kadar çok bağırıp gürültü çıkarırki ruhun ve bedenin bir sesi olduğunun farkına bile varmayabilirsiniz…

Bedeniniz sizle konuşur, ancak sizle Türkçe, Almanca, Japonca konuşmaz… Kendi diliyle, “VARLIK DİLİ” ile konuşur. Çok fazla yemek yeyip midenizi tıka basa doldurduğunuzda çektiğiniz mide sancısı bedeninizin dilidir. Size “YETER ARTIK PATLAMAK ÜZEREYİM” der. Bunu türkçe söylemez, kasılır, sancır ve size böylece bildirir… Siz bu sesi duymaz ve “beynin” açlık sinyalini tek gerçeklik olarak kabul edip yemeye devam ederseniz sonuçta mideniz varlığının gereğini yapacaktır spazm geçirecektir, kusacaktır bir şey yapacaktır.

Yedikleriniz kana karışıp beyin tarafından algılanmadıkça “açlık” durumu beynin tek gerçekliği olmaya devam edecektir. Siz yalnızca beyninizi dinliyorsanız iki porsiyon yediğiniz halde henüz beyin tarafından algılanmadığı için “açlık” hissi ile yemeye devam edersiniz. Oysa bedeninizi dinliyorsanız, midenin “doldum” sesini duyabilir ve yemeyi bırakabilirsiniz. Beyin, “açım” diye haykırmaya devam ederken, “Evet, biliyorum gerekeni yaptım ve az sonra bu bilgi sana ulaşacak, boşuna feryat etmene gerek yok.” diyebilirsiniz…

Hastlaıklarda benzer şekildedir. Bedeninizi dinleyerek, pek çok hastalığınızı henüz başındayken ve mücadele edilebilir durumdayken fark edebilir ve gerekeni yapabilirsiniz. Bir bina birden bire var olmaz. Bir tek tuğla ile başlar ve tuğlaların sıra sıra dizilmesi ile var olup kendini gösterir. Pek çok hastalıkta bir benzetme olarak tek bir hücreden başlayarak artımlı olarak devam eder, büyür ve sonunda koca bir tümör, yara, beze vb haline gelir. Bedeninize kulak veriyorsanız henüz bir kaç hücre seviyesindeyken sorunu duyabilir ve gerekli önlemi alabilirsiniz.

SONUÇ OLARAK:

İnsan olabilmek RUH + AKIL + BEYİN + BEDEN ilişkisini doğru ve kararında bir denge ile kurabilmekle ilgilidir.
Beynin oynadığı “tek gerçeklik benim ve söylediklerim” oyununu sahteliğini görüp bozduğunuz anda yaşamda daha zevkli olacaktır ve “bilinçli” olmanın hazzı yaşanabilecektir.

Kaynaklar:
—————————-
* Allah şah damarından daha yakındır. (Dışarıda değil içeri yönündedir, üflenen RUHUN geldiği yön)
* İblis, Allah indinden dışarıya çıkarılmıştır. (Dışarısı tek gerçekliği olmuştur)
* İblis: “Onlara her yönden yaklaşacağım ve onlara süslü göstereceğim, çoğusunu doğru yolda bulamayacaksın.” der. (Beyin ile yaşanmaya o kadar alışılmıştırki, herşeyin merkezinde beyin varmış gibi algılanır, her yönden verilerle kendini tek gerçeklik olarak kabul ettirir.)
* Allah: “Balçıktan bir beşer yaratıp (beden) ona ruhumdan üflediğimde (ruh) secde edeceksiniz.”  Yalnızca iblis (beyin) buna uymadı. Büyüklendi…
* Meleklere gösterip “Şunların adlarını haber verin” dedi, onlar bilemediler, ancak adem onların adlarını bildirdi. (akıl (ar.) = anlayış (tr.))
* Allah aklını kullanmayanlar üzerine pislik yağdırır. (Beden ve ruhun sesini duymama hali olarak stress, rahatsızlıklar vb yönde bir benzetmeyle)
* Sana vahyettiklerimize şeytanın bulaştırdıklarını temizleriz. (Beynin veriler üzerinde oynama yapması durumunu farkedildiğinde veriler orijinal hale çevirilebilir. Böylece varlık dili bozulmadan mantık sürecine dahil edilebilir.)



Tek yorum var

  1. TEKTABANCA diyor ki:

    Mavi Marmara – Gazze – İsrail – Yardım ve Düşündürdükleri |

    Selam Kıymetli Arif Aydoğmuş kardeşim;
    Abisi hayırdır, Yardım Gemisi ile ilgili tartışma sayfasını bulamadım, kapattınmı yoksa.? Nedeni ne ola merak ettim. Yazılarımda silinecek kadar bi (kötü, kaka, eğhk) olumsuzluk falanmı vardı? Rahatsızlık verdim diye ciddi ciddi üzüldüm bak şimdi. :(

    Selam, barış ve dua ile

Yorum Yaz