Ne yapmalıyız? -Dinin Dile Etkisi
(TürkCAN -Türkçemizi Canlandırma Derneği- yazışma topluluğuna gönderdiğim bir yazım.)
Yaklaşık 8 yüz yıldır bilinçli ya da bilinçsizce bozulmalara uğrayan Türkçemiz için TürkCANlar olarak yapmamız gerekenler konusunda sevgili Ozan Aydın’ın önerilerine katılmamak mümkün değil. Fakat tüm bunların dışında hepimizin çok iyi bildiği fakat ülkemiz şartlarında gündeme gelmesi sürekli rahatsızlık uyandıran ve homurdanmalara neden olan meselenin temel taşlarından biri diyebileceğimiz başka bir konu daha var. Dinin dile olan etkisi.
“Sevmiyor alimler sizin Türkçe dilini
Erenlerden işitsen açar gönül ilini
Ayet, hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar
Anlamına erenler başı eğip uyarlar.”
Dizelerinde Ahmet Yesevi’nin söylediği gibi yüzyıllar önce Türklerin islamı kabulünden sonra Arapçanın tanrı dili ilan edilip kutsallaştırılması ve Arapça dışında bir dille Müslüman olunamayacağı yönündeki baskılar üzülerek söyleyebiliriz ki en çok Türklerin üzerinde yoğunlaşmış ve Türklerde bu baskıyı kabul etmişlerdir.
Türklerin islamı seçmelerinde önemli rol oynayan Farslar zamanın halifesi Ömer’e mektup göndererek “Anlamlarını bilmedikleri surelerle işlevleri yerine getirirken tam tatmin olamadıklarını” bildirmişler. Bunun üzerine Ömer başta Fatiha suresi olmak üzere birçok ayeti Fars diline çevirtip kendilerine göndermiştir. Türkler kutsal dil olarak gösterilen Arapça ile ibadet etmeye çalışırken Farslar kendi dilleri ile dualarını etmişlerdir. Hal böyle iken Türkler kendi dilleri ile ibadet etmek şöyle dursun kullandıkları dini terimleri de Fars dilinde söylemişlerdir.
Fars dilinin kullanımı dahi öylesine bir şiddetle artmıştır ki Selçuklu sultanları adlarını Fars halk kahramanlarının isimlerinden alır, saraylarda Türkçeyi yasaklar olmuşlardır. Bu durumdan rahatsız olan Karaman Beyi Mehmet dahi ünlü
“Bugünden sonra divanda, dergâhta, mecliste ve meydanda Türk dilinden başka dil kullanılmayacaktır.” Bildirisini “Bade’l yevm ber-divan, ber-dergâh, ber-barigah, der-meclis, der-meydan çün be zeban-ı Türkî zeban-ı diger nedaret” şeklinde Farsça söylemek zorunda kalmıştır.
Fars dilinden fazlaca etkilenen Türklerin Arapça üzerine yoğunlaşmaları da Osmanlı dönemine rastlar. Ve Osmanlı döneminin sonlarına doğru Arapça konuşma sevdası öylesine yoğunlaşır ki bu dönemlerde (Divan Edebiyatı) meydana getirilen eserleri halkın anlaması neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Hatta 23 Aralık 1876 yılında hazırlanan Kanuni Esasi’nin dille ilgili ;
“Tabaai Osmaniye’nin bidematı devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.” Şeklinde ki 18. maddesi dahi neredeyse tamamıyla Arapçadır.
“Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek,
Otuz üç yıl bizi korkuttu ŞERİAT diyerek”
Dizeleriyle Mehmet Akif’in betimlediği padişah II. Abdülhamit’in en istekli düşüncelerinden biri devletin resmi dilini Arapça yapmaktı. 600 yıldan fazla varlığını devam ettirmiş bir Türk devletinde kendi dilini kullanmadığı gibi din kaygısıyla yasaklamayı dahi düşünen yöneticilerin olması utanç verici bir durum değil midir?
Atatürk’ün yaşadığı yılları bir kenara bırakıp 1950’den günümüze kadar olan zamana baktığımızda da durum aynıdır. 1071’den 1923 yılına kadar geçen 852 yılda Anadolu’da yapılan cami sayısı toplam 12 bin iken, 81 yıllık Türkiye Cumhuriyetinde, vakıf ve derneklere ait olanlar dışında yapılan resmi cami sayısı 79 binden fazladır. Neredeyse yılda bin caminin yapıldığı ülkemizde ilköğretim, lise ve üniversitelerin toplam sayısının 68 bin olduğu bilgisini bu nota eklersek durumun ne kadar içler acısı olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
68 bin okulun;
Adnan Menderes döneminde 8 yılda 19,
Süleyman Demirel döneminde 11 yılda 327,
Bülent Ecevit döneminde 3 yılda 33,
Turgut Özal döneminde 6 yılda 9,
Mesut Yılmaz döneminde 2 yılda 23,
Tansu Çiller döneminde 3 yılda 185 vd…
Toplamda binden fazla olmak üzere yapılan imam hatip okullarından, kayıtlı ve kayıtsız Kuran kurslarının 2000 kişilik personel ihtiyacı varken yılda 60 bin kişinin mezun edildiğini düşünürken tek bir cümle dahi söylemeye gücümüz kalmadığını acı içinde fark edebiliriz.
Atatürk’ün başta olmak üzere birçok ileri düşünceli insanın büyük çabaları sonucunda başlatılan dil devrimi ve bu devrimin neticesinde oluşumundan ve geleceğinden endişe duyulan, üzerine sayısız kurgular yapılan, dili yok edilirse ancak yok edileceği bilinen ülkemizde toplumsal bir göreve gelen biz TürkCANların yapması gereken apaçık ortadadır.
Atatürk’ün hepimizin adına başlattığı dilin kurtulması mücadelesinde en önemli engel “din” adı altında insanlarımızın sömürülerek dilinden edilmesi ve bunun devamında düşünce gücünün yok edilmesidir.
Bu bağlamda en ciddi ve yoğun çalışma zamanı ‘din’ kullanılarak katledilen alan olmalıdır. Bu cümleler din düşmanlığı anlamında düşünülmemelidir. Tam tersine bu dine inanan insanlarımızın inandıkları dinin en önemli gereğini de aynı zamanda yerine getirmelerini de sağlamak olarak düşünülmelidir.
Amacımız inandığı dinin bir gereği olarak gerçekleştirdiği namaz ibadetinde tanrının karşısına çıkıp tanrıya;
“Senin dinin sana, benim dinim bana”, veya “Senin doğru yolun üzerinde oturup insanları saptıracağım” anlamındaki birçok ayeti söyleyerek bilmeden düştüğü gülünç durumdan, “Biz bu Kuranı ölülerin arkasından okuyasınız diye indirmedik.” Diyen Yasin suresini ölülerin arkasından okumayı temel kural haline getirip bilmeden düştüğü anlayışsız durumdan kurtarmak, kendi dili ile okuyup anladığı ve eylemlerini gerçekleştirdiği bir toplumu yaratmak, dinin bilimle çelişmeyip aksine dinin bilimi teşvik ettiği bilincini uyandırmak ve bunların getirisi olarak muhasır medeniyetler seviyesine ulaşmaktır.
İşte Türk dilinin yüzyıllardır yok edilmeye çalışılmasının arkasında yatan en önemli etkenlerden birisi budur.
Konunun enine, boyuna ve derinlemesine tartışılması ve Türkçemizin kurtuluşu mücadelesinde somut adımların biran önce atılması dileğiyle…
Sevgiyle
Arif AYDOĞMUŞ






